Füruzan’ın Ayrıksı Duruşu

Füruzan insana ve insana dair her şeye değer verir. Toplumun her katmanından insanları “bir yazar olarak” eserin içinde varolarak anlatmaz. Onun kahramanları yazardan bağımsız yaşarlar. Asıl gözlem alanı toplumun sosyolojik boyutlardaki durumudur. Bireyler ve aileler ekseninde tüm toplumun haritasını çıkarır. Bu haritada belirginleştirdiği karakterler tam da yaşamdaki yansımaları gibi ne tam olarak iyi ne de tam olarak kötüdür. Bu yaklaşımı Füruzan’ı günümüz yazarlarından en farklı kılan özelliklerden birisidir bana göre. Tarafsız ama iyimser bir bakış açısıyla abartısız karakterlerinin her davranışının her sözünün geçerli bir nedeni olduğunu hissederiz. Kendi düşüncelerinin propagandasını yapmaz, karakterleri onun sözcüsü durumuna düşmez. Birer kukla gibi oynatmaz onları. Her birinin yaşadıkları önemlidir ve genel insanlık durumu için birşeyler ifade eder.

Günümüzde ısrarla kullanılan içine dönük, çetrefil dil bir anlamda eserlerdeki kahramanların iç dünyalarına olan ilgiden kaynaklanmaktadır. Onların iç dünyalarını anlatmakta ısrarlı olan yazar kullandığı dille durumu daha da anlaşılmaz hale getirmektedir. Kullandıkları mekan kahramanlarının iç dünyasıdır. Füruzan da insanların iç dünyalarına odaklanır ama onların içlerini anlatmaz. Gösterir. Bu onun en önemli farklılığıdır bence. Biz onun kahramanlarının iç dünyalarını davranışlarından, sözlerinden öğreniriz. Bir anlamda kendilerini tanıtır kahramanları. Bunu yapabilmek yani insanların iç dünyalarında devinenleri anlatabilmek açık, yalın bir dille de yapılabilir. Ama bunu başarmak her yazara nasip olmaz. Semih Gümüş’ün de Füruzan için kaleme aldığı yazıda söylediği gibi: “Hem yalın ve açık yazacak, böylece taşınması gereken anlamları en aza indirecek, yoğunlaştıracak, sıkıştıracaksınız, hem de bir anlamın görünen yüzünün ardından sökün eden pek çok anlamın da varlığını koruyacaksınız. Yazınsal dilin doruğunu burada aramalıyız.” Büyük öykücü Anton Çehov bu konuda çok net bir tavır koymuştur ve sanki onun söyledikleri Füruzan’la birebir örtüşür: Öyküleriniz için ağlayıp sızlayabilir, kahramanlarınızla birlikte acı çekebilirsiniz, ama kanımca insan bunu, okuyucunun ayrımına varamayacağı bir biçimde yapmalıdır. Etki ne denli nesnel olursa, o denli güçlü olur. (…) İnsanların çok büyük çoğunluğu sinirlidir, çoğu acı çeker, küçük bir bölüğü de keskin acı çeker; insanların -sokaklarda, evlerde- üstlerini başlarını yırttıklarını, saçlarını başlarını yolduklarını gördünüz mü hiç? Acı, yaşamda dile getirildiği gibi dile getirilmelidir, yani kollarla bacaklarla değil, sesin tonu ve anlatımla, el kol devinimleriyle değil, incelikle.”

Füruzan’ın anlattığı kişiler de böyledir. Hüzün, onun anlatılarının atmosferine sızmıştır. İçtiğimiz su gibi, soluduğumuz hava gibi doğaldır. En keskin acı, en komik durumların içinde varolabilir.

Yazarın imgesel evreninde oluşturduğu atmosfer kağıda yansır ve bu yazarın anlatısını oluşturur. Bu atmosferde yazarın bilinçaltından gelen, kendi tecrübelerine dayalı imgeler, mekanlar, karakterler vardır. Bu metne dönüşüp basıldığında ve okura ulaştığında okur yazarın imgesel evreninden kopup gelen bu yazıyı bir tümleştirme süreciyle okumaya başlar. Bu bir inşa etme sürecidir. İlk kelimeden başlayarak okur olayları öncelik-sonralık sırasına göre zihninde farkında olmadan dizer. Karakterler hakkındaki bilgileri yavaş yavaş oluşturur ve metnin sonuna kadar bu karakterleri tanımayı sürdürür. Okur yazardan gelen kodlanmış bilgileri çözdükçe ve hikayeyi tümleştirdikçe içine dahil olur ve yazarın imgesel evreninden koparak kendi imgesel evrenine ulaşır. Yani kendi bilinçaltı ve tecrübeleri devreye girer ve yazarın hayal ederek anlattıklarından ayrışan kendine ait imgelerle okumaya devam eder. Ve bu durumda da okurun kendi imgesel evreninden okurun anlatısına ulaşırız. Özetle her eser her okurla birlikte yeniden yazılır. İşte tam da bu noktadaki durum Füruzan’ı diğer yazarlardan ayırır. Kahramanlarını var eden toplumsal koşulları göz ardı etmeden, inandırıcı, önyargısız ve propagandadan tamamen uzak aktarırken okuru teknik olarak çok daha erken oyuna dahil eder. Okurun az önce bahsettiğim zihindeki tümleştirme süreci Füruzan yazarlığında çok daha çabuk gerçekleşir. Gerçeklik duygusu kısa bir sürede yerleşir. Karakterler hakkındaki derinlikli çizimler aynı zamanda abartısız da olduğundan yaşamın bir izdüşümü gibidir. En bayağı konuları bile bir biçimde estetize eder.

Sevgisizlik, yoksulluk, babasızlık, yaşam karmaşasındaki acımasızlıklar, sömürülmüş cinsellik gibi konulardaki hassasiyeti eserlerindeki tarafsızlığına engel oluşturmaz. Her durumu her açısından her gerekçeyle ortaya koyar. Dostoyevski’nin unutulmaz kahramanları gibi her kişisinde tüm insani duyguları bulmak mümkündür. En başta yazan kişi olarak kendisi garipsemez bu durumu. Her olayı sakinlikle, soğukkanlılıkla anlatırken okurun da aynı tarafsızlıkla yaklaşmasını sağlar. Herkesin geçerli nedenleri ve mutlaka sevilecek bir tarafı vardır ona göre. Bence Füruzan’ın en ayrıksı yönlerinden birisi okurunu da hızla bulaştırdığı bu sıcaklığı ve içtenliğidir.

Füruzan ayrıntıları çok titiz gözlemlerle bulup çıkarır. Farkındalık duygusunu tattırır okuyana. Atlanmış, görülmemiş, daha önce hissedilememiş ama hep içinde bulunulmuş ayrıntıların altının çizilmesi mutlu eder okuyanı. Tanıdık duygular katar esere. Bu ayrıntılarla okurun kendi imgeleminde öyküyü sürdürmesini sağlayacak bir dil kurar.

Füruzan için çocukluk insanın içinde yaşayan, hiç bitmeyecek bir durumdur. içindeki acı çeken, hüzünlü ama mutlu olmak için çabalayan çocuk hiç ölmemiştir. Okur da bunu hisseder. Çocukların yaşamındaki ‘egemen’ büyükler onların geleceklerini çizerlerken, bu duruma bir başkaldırı görürüz. Çocukluk geçmiş olsa da başkaldırı sürer. Ebeveynlerin yarattıkları ‘yıkım’a karşıdır Füruzan.

Ayrıntılar başka birçok eserde boğucu duruma gelebilir. Füruzan’ın ayrıntıları aktarmadaki ustalığı işlevselliğinden gelir. İşlevsel olmayan ayrıntılarla pek işi yoktur onun. Her ayrıntı bir kahramanın yaşamı, karakteri ya da olayın gidişiyle ilgili bir işleve sahiptir. Bu durum da eserlerini sıkıcılıktan uzaklaştırır. Neredeyse üç boyutlu görmemize ve içinde bulunmamıza olanak sağlar.

Kahramanları geçmişleriyle bugünden hesaplaşır. Geçen yıllar ve değişen bakış açılarıdır değerlendirmenin katmanları. Bilinç akışı gibi yazılması ve okunması en zor olan anlatım tekniklerinden birisini büyük bir ustalıkla kullanır. Flashback de diyebileceğimiz “geriye dönüş tekniği, iç çözümleme, iç monolog ve iç diyalog gibi modern anlatım teknikleri klasik anlatım teknikleriyle içiçe kullanarak özellikle karakterlerin iç dünyalarına ışık tutar. Bu yüksek düzeyde teknik kullanımı rengini derinlerindeki bitkilerden alan bir deniz gibidir, bazen huzur dolu bazen ürkütücü. Okur kahramanla birlikte hesaplaşır geçmişiyle. Bu durum büyük bir doğallıkla gerçekleşir. Bu teknikler onun yaşanmışları anlatmasına olanak sağlar. Olaylar yaşandıktan sonra bıraktığı izler, kişinin zihninde dibe çöken tortulardır onun daha çok ilgilendikleri. Bu da onu ayrıcalıklı kılar. Olayların heyecanı ya da sürprizlerinden öte sonuçlarıdır önemine inandığı.

Bana göre Füruzan yazınsal dilin en üst noktalarından birisindedir. Aynı zamanda da bir yazar olarak şöhret meselesinde de duruş farklılığı olan bir kişidir. Birer kültürel mamul olarak kabul edebileceğimiz şöhretlerin toplum üzerindeki derin etkileri göz önünde bulundurulduğunda üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdiğine inanıyorum. Şöhretin öz benliği ile topluma sunulan benliğinin aynı olmadığı aşikar. Füruzan ise yaşamı, söylemleri, yazdıkları ve hatta kahramanlarıyla “bir yazar duruşu”nun nasıl olması gerektiği konusunda da en saygın örneklerden birisidir.

Hakan Akdoğan

Reklamlar

Cahit Sıtkı Tarancı’nın Aynadaki Yalnızlığı

“Bütün bal arıda kaldı” dizesiyle biter “Sanatkârın Ölümü”. Kırk altı yaşında öldüğünde yapabileceği muhteşem lezzetteki balları da yanında uzaklara götüren bir arı gibidir Cahit Sıtkı Tarancı. Yaş otuz beş olunca yolun yarısına gelindiğini söylediğinde şiir yazmak için kendisine sadece on bir yılı kalmıştır.

“Esmer, arkaya taranmış, siyaha çalar saçlı, ince dudaklı, üst dudağıyla ufak burnunun arası biraz fazla açık, kulakları kabarık, alnı darca, bütün güzelliği, koyu kestane, Moğolumsu çekik gözlerinin biraz hüzünlü manasında toplanmış, ufak tefek, temiz giyimli, çoğumuzun aksine, kravatlı bir gençti”, diye anlatır Ziya Osman Saba, onunla Galatasaray Lisesi’ndeki ilk karşılaşmalarını “Cahit’le Günlerimiz” adlı yazısında.

Dil işçiliğine dayalı şiir anlayışının yerleşmeye başladığı bu lise yıllarında yayınlanır ilk şiirleri. Şiirin “Kelimeler ile güzel şekiller kurma sanatı” olduğunu söylerken “Şairin hisleri, fikirleri, hayalleri, dünya görüşü, felsefesi, şahsiyeti, her şeyi şiirde belli olur” da diyerek kullanılan her kelimenin hem biçimsel hem de anlamsal açıdan önemi üzerinde durur.

Cahit Sıtkı Tarancı ‘nektar’ peşindedir. Gereksiz ayrıntılardan uzaklaşma eğilimindedir. İnsana ve doğaya dair güçlü simgeler görülür şiirlerinde. “Yalnızlık” adlı şiirinin ilk iki dizesi güzel bir örnektir.

“Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,
Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.”

Yalnızlık duygusu Cahit Sıtkı Tarancı’nın tüm şiirlerine sinmiştir. “Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem” dizesi Ahmet Hamdi Tanpınar’ı derinden etkilemiştir. Ancak onun yalnızlığı kalabalıkların içindeki yalnızlıktır. Robenson gibi toplumdan kaçmaya özlemini açık açık dile getirse de böyle bir eğilimi olmamıştır.

“Robenson, akıllı Robenson’um / Ne imreniyorum sana bilsen! / Göstersen adana giden yolu, / Başımı dinlemek istiyorum.

Ben gemi olurum sen kaptan ol, / Yelken açarız bir sabah vakti / Güneşte gölgemiz olur deniz / Yolculuk! / Derken adamızdayız.

İsterdim tercümanım olasın, / Tanıtasın beni balıklara / Vahşi kuşlara ve çiçeklere, / Bizdendir diyesin benim için.

Ağaca çıkmasını bilirim, / Tanırım meyvanın olmuşunu, / Taş kırmak da gelir elimizden, / Ateş yakmak da, aş pişirmek de.

Robenson, halden bilir Robenson / Adan hala batmadıysa eğer, / Alıp götürsen beni oraya, / Deniz yolu kapanmadan evvel!”

Şiiri insan ve doğa ekseninde bireysellikten toplumsala doğru bir hareket olarak yorumlar. Bireyin yalnızlığını ve acılarını anlattıkça toplumun sözcüsü olduğunu da düşünmektedir.

Temelde şiirde konu aramaktan yana değildir. “Sanat yapıtında güzelliğin bahsedilen şeyden fazla ondan nasıl bahsedildiği keyfiyetiyle ilgili olduğuna inanmışımdır… demek istediğim, konuya kesinlikle önem vermemeli” diyerek bu düşüncesini açıklamıştır.

Bulut, bahar, yaz, kış, buz, çığ, deniz, orman, yeryüzü, aydınlık, gece, gündüz, kuş, balık, turna, kartal, martı, kırlangıç, kurt, sarmaşık, yosun, ayva, nar, duvar, ayna, anahtar, çeşme gibi çevresini anlatan çok çeşitli sözcüklerin yanı sıra düş, ölüm, ruh, sevda gibi iç dünyaya ait sözcükleri de sık sık görürüz. Kimi zaman bu içsel ve dışsal sözcükleri eşleştirir. Özellikle ‘ayna’ yalnızlığını ve ölümü vurgulayan güçlü bir metafordur.

Cahit Sıtkı Tarancı fiziksel olarak kendisini yeterli bulmamaktadır. Yakışıklı olmadığını defalarca dile getirdiği olmuştur. Karşı cinsle kolay iletişim kuramayaşının nedenini böyle izah eder. Sevgilisi olmayışını buna bağlar. Aynalarda yakışıklı olmadığını görerek hüzünlenir:

“ Aynalar, aynalar sevgili aynalar,

Yok beni anlayan, seven sizin kadar.

Öldükten sonra da, yine sizin kadar,

Kim beni düşünür, hayalimi saklar?

Aynalar, ne olur, siz yalnız aynalar.”

Mezarlık şiirinde de mezarlığı ayna olarak görür:

“Ve şehrin şenliğine karşılık
Susar servileriyle mezarlık.
Susar ve hatırlar: – Bu kırık
Aynadaki hazin perişanlık

Sizindir, siz gafil, siz bihaber
İnsanlar bilseydiniz ne bekler
Bir gün açmak için bu çiçekler;
Ölülerin sükûnu çiçekler”

Tarancı, kız kardeşi Nihal’e yazdığı bir mektubunda “Canım sıkıldığı vakit ya sokaklarda kendi kendime dolaşır veya aynanın karşısına geçer veyahut sevdiklerimden birine mektup yazarım” demektedir.

“Yalnızlık” şiirinde yine ayna vardır. Bu kez yüzünü değil yalnızlığını yansıtır:

“Bir ayna parçasından başka beni kim anlar,

Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?

Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar;

Aynalar da olmasa işim ne yer yüzünde?”

 

“Aynalarda Gece” şiirinde aynayı gece ve karanlıkla özdeşleştirir:

O biten günle beraber

Aynalarda gece olmuş;

Onlar, onlar ki geceleyin,

Gurbete düşmüş gibiler,

Sabır tuttukları yolmuş

Sabaha erişmek için!

O biten günle beraber

Aynalarda gece olmuş

 

Kimi zaman korku “Korktuğum Şey”de olduğu gibi aynanın içindedir:

Gün çekildi pencerelerden;

Aynalar baştan başa tenha.

Ses gelmez oldu bahçelerden;

Gök kubbesi döndü siyaha.

Sular kesildi çeşmelerden;

Nerden dolacak bu tas nerden,

Nergislerin açtığı yerden

Ey kuş uçurtmayan ejderha?

 

Bu ayna takıntısını en yakınındaki edebiyatçı olan Ziya Osman Saba da “Cahit’le Günlerimiz”de belirtir: “Ben de bugün Türk şiirinin, aynalardan en çok, dikkati çekecek kadar çok bahsetmiş şairinin, aynalarla bir türlü alıp veremeyişinin sebebini daha o zamanlardan anlamış oluyordum. Aynı ruh kompleksi içinde yaşadığını işittiğim Ahmet Haşim gibi, Cahit Sıtkı da, fizik yapısından, kendi deyimiyle, dar kalıbından memnun görünmüyor; sabah, tıraş olurken aynada seyrettiği yüzünden sonra, bu yüzden, ancak küçük kızların, “hayatımda ilk erkek”i olabileceğine inanıyor; akşam demlendiği meyhanenin duvarlarında belki aynalar da bulunuyor, bu aynalardaki hayaline gözü ilişince, belki bu yüzden de birkaç kadeh daha atmış oluyordu.”

Cahit Sıtkı Tarancı zaten bunu “Paydos” şiirinde “Sert konuşmaya başladı aynalar” diyerek dile getirir:

“Paydos bundan böyle çılgınlıklara;

Sert konuşmaya başladı aynalar.

Yetişir koştum aşkın peşi sıra;

Bitirdi beni bu içki, bu kumar.”

Ayna imgesini belki de en güçlü kullandığı şiir “Otuz Beş Yaş”tır:

“Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allahım bu çizgili yüz?

Ya gözler önündeki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?”

 

Cahit Sıtkı Tarancı şiirleri ölüm gerçeğiyle yaşamın güzelliği arasında sıkışmış armonik birer yalnızlık senfonisidir.  Aynalarda ise bu sıkışmışlığını görür. Gerçek ile rüya arasında gibidir aynalara bakarken. Şiirleri de böyle tanımlanabilir: Rüya gibi büyülü, gerçek kadar yakın.

 

Kaynakça:

  1. Saba, Ziya Osman, “Cahit’le Günlerimiz”, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, (hzl. Faruk Duman), Can Yayınları, İstanbul 2007.
  2. Tiken, Servet, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerindeki ‘Ayna’ İmgesine Psikanalitik Bir Yaklaşım, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 41 Erzurum 2009
  3. Eronat, Kâmuran, Cahit Sıtkı Tarancı’da Düş Ve Gerçek Çatışması, Ü.Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi 5,47-53 (2005) TARANCI, Cahit Sıtkı, Ziya’ya Mektuplar, (hzl. Faruk Duman), Can Yayınları, İstanbul 2007.
  4. Tarancı, Cahit Sıtkı, Otuz Beş Yaş –Bütün Şiirleri, (drl. Asım Bezirci), Can Yayınları, 28. bs., İstanbul 2005.
  5. Tarancı, Cahit Sıtkı, Evime ve Nihal’e Mektuplar, (hzl. İnci Enginün), TDK Yayınları, Ankara 1989.
  6. Tarancı, Cahit Sıtkı, Gün Eksilmesin Penceremden, (hzl. Faruk Duman), Can Yayınları, İstanbul 2006.
  7. Uyguner, Muzaffer, Cahit Sıtkı Tarancı, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2003 (2.basım)

 

İnsanı Yüceltme Projesine Başkaldırı

Birey farkındalığını yitirdikçe ya da asgari farkındalığına ulaşamadıkça ‘özneliğini’ kaybetmeye mahkumdur. Özneliğini koruyacak farkındalığa ulaşmasını engelleyecek şirket, kurum, medya, iktidar ve bunlar gibi güç odaklarının temel amacı bireyi nesneleştirmek ve sistemini nesneleştirilmiş bireylerden oluşan topluluklar üzerinden yürütmektir. Zira, farkındalığını gerçekleştirmiş özne; tüketim nesnesi olmayı reddedecektir. Tüketim nesnesi olmayı reddeden özne krediokrasinin de parçası olmamak için çabalayacak, diğer özneleri de konfor alanlarından kurtarmaya yeltenecektir.

Gezegenimizi kaplayan “Dünya Mutluluk Diktatörlüğü” şemsiyesinin altındaki insanlara şirketler, iktidarlar ve bu ikisinin pazarlama uzmanı olan medya mutlu olma zorunluluğunu dayatıyor. Özünü tamamlamaya çalışan öznelerden, tüketen nesnelere dönüştürülüyor. Hazza boğulurken farkındalığını da baskılıyor kendi elleriyle. Kendisi için seçilenler arasından seçtiklerinin toplamında vazgeçtiği kendisi oluyor. Bireyden istenen mutluluk için tüketmesi. Tüketirken köleleşmesi. “Mutluluk Enstitüleri” kuruluyor. “Dünya Mutluluk Haritaları” yayınlanıyor. Mutluluğun normları yeniden belirleniyor. Mutsuz insan suçluluk duyuyor. Kendisine, çevresine isyan ediyor. Kendisinde eksiklik arıyor. Mutlu olanları kıskanıyor. Mutsuzlar ve mutluluk peşinde koşmayanlar toplumdan yabancılaşıyor.

  1. yüzyıldan itibaren bilimsel gelişmeler, değişen sosyal ve politik yapılar, insana yabancı yeni bir değerler sistemi oluşturdu. Bu sistemde para, prestij ve çıkar insani ölçülerde büyük bir erozyon yarattı. Emperyalizm gücün parada olduğunu ilan etti. İnsan bu yeni düzende değerini gittikçe yitirdi. Doğaya hükmeden o küçük tanrı artık yiyeceğini ambalajlarda satın alabiliyor, bilgisayar, araba, televizyon karşısında çaresiz duruma düşebiliyordu. Son dönemde de medya insanla yaşanılan gerçeklik arasında yeni bir sanal gerçeklik tamponu oluşturuldu. Jean Baudrillard buna “hipergerçeklik” der. Gerçeklerin yerini güç odakları tarafından yaratılan yeni gerçekler almaktadır. Gerçek gerçekliğin üzeri örtülmektedir. Üstelik yaratılan bu sahte gerçeklik yenileriyle değiştirilebilmekte; toplum her an yeni amaçlara güdülenebilmektedir. Birey artık popüler kültür içinde savrulan bir özne değil, nesnedir.

Popüler kültür içine yerleştirilen birey kendisini özdeşleştirebileceği kahramanlar üzerinden kodlanmaktadır. Şöhret, popüler kültür kavramının içinde devinen en önemli katmandır. Halkın şöhrete bağımlılığı giderek artmaktadır. Kişiler yaşamlarında arzu nesnesine dönüştürdükleri tüm eksiklikleri şöhretlerin üzerinden gerçekleştirmek için boş bir çabaya girmektedirler.

Şöhretler elbette kültürel ürünlerdir. Onların toplum üzerindeki etkileri, derin ve kendiliğindenmiş gibi görünebilir. Ancak, genellikle, hiç de doğal olmayan bu süreç ajanslar, halkla ilişkiler uzmanları, pazarlama personeli, reklamcılar, fotoğrafçılar, kozmetik uzmanları, kişisel asistanlar, menajerler ve daha onlarca kişi ve grubun eklenebileceği aracılar tarafından yönetilmektedir. Görevleri; önce birilerine şöhret kazandırmak, sonra şöhretli kişilerin, hayran topluluklarının gözünde sürekli bir çekicilik yaratacak biçimde topluma sunumlarını organize etmektir.

Aslında bir kültür endüstrisi işlemekte, bu endüstri doğası gereği çıkar sağlamak için yeni gerçeklikler yaratmaktadır. Bu gerçeklikler her türlü duruma göre uyarlanabilmekte, bireysel özgürlükleri kitlesel duvarlarla çevirmekte, insan doğasının temel özelliği olan yaratıcılığı törpülemektedir. Sıradan olmak yüceltilirken aykırılık dışlanmakta, bireylerin yaptıkları değil görüntüleri önem kazanmaktadır. Etkinlik değil edilginlik aşılanır. Düşünmenin yerini düşündürülme alır. Tüm bunlar olurken de medya başroldedir.

“İktidar Seçkinleri” adlı çalışmasında C. Wright Mills şu tespiti yapar:

Medya kitle insanına kim olduğunu anlatır –ona kimlik kazandırır. Medya kitle insanına ne olmak istediğini anlatır –ona hırs, beklenti ve tutkular kazandırır. Medya kitle insanına buna nasıl ulaşacağını anlatır –ona tekniği kazandırır. Medya kitle insanına öyle olmadığı halde öyle nasıl düşüneceğini anlatır –ona kaçış imkânı verir.

Çabuk kullanım ve hızlı tüketimin esas olduğu bu kültürde aslında garanti edilen kitle üretiminin kalıcılığı ve sürekliliğidir. Popülere katılmayanlar özellikle medya yoluyla tedirgin edilir, kişi eksik hissettirilir ve popüler tüketime katılması sağlanır. Bu biçimde bir ‘serbest kölelik’ durumu yaratılmış olur. Kişi popüler kültürün alıcısı, satıcısı, reklamcısı konumunda kimliğini bulduğunu ve özgür olduğunu sanır. Yanılmıştır ama mutludur.

Unutulmaması gereken en önemli nokta egemen olanın popüler olduğudur. Kişiler arasında da egemen olanın gerekli, çağdaş, iyi ve doğru olduğu dayatılır. Kişiler hem siyasal hem de ekonomik anlamda iktidarda olanlara hizmet ettiklerinin bilincinde değildirler. Tekleştirme, düşüncesizleştirme, düşsüzleştirme, farklı olanı dışlama kendi içinde çalışan bir mekanizma olarak çalışmaktadır artık. Birilerine benzemek, benzetilmek değerlidir, kendin olmak değil.

İçinde bulunduğumuz bu kaosta Ortaçağ’a özgü dogmatizm hortlarken kimi yerde yeni mistik ve kozmik inançlar doğdu. Karşıtlıkların üzerine oturmuş Batı kültürünün temelleri sarsıldı. Artık bilimle büyü, teknolojiyle çevrecilik, bilimsel tıpla alternatif tıp bir arada. Bach, caz ritmiyle çalınabilmekte, arabesk rap müziğin altyapısını oluşturabilmekte, en ünlü diskolarda türkü duyulabilmektedir. Yaşar Nuri Öztürk namaz sırasında dua okumanın şart olmadığını, zihinden olumlu düşünceler geçirmenin de ibadet sayılacağını söyleyebilmektedir. Din alanında dahi kaotik bir durum söz konusudur. Papyonla jean pantolonun aynı anda kullanıldığı bir dönem bu. Edebiyat alanında genellikle Orhan Pamuk üzerinden yürüyen tartışmalarda Kemalistler Atatürk düşmanlığının, sosyalistler Marx düşmanlığının izini sürüyorlar. Herkes karşıt bir değer yaratmaya girişti. Tıp profesörleri bile. Bütün bu değerler karmaşası içinde yeraltı edebiyatının yazar ve okur sayısının hızla artması kaçınılmazdı çünkü bütün bu olan bitene sahicilikle karşı koyuyordu. Ezilenlerin girişimiydi. Tepki edebiyatıydı. Yeraltı edebiyatı öğretici anlatıya karşı bir devrim girişimiydi.

Meselenin temeline baktığımızda, Copernicus’ten Newton’a ve oradan da Einstein’a ve Heisenberg’e uzanan bilimsel gelişmelerin, insanın yaşama bakışını değiştirdiğini; bunun da edebiyatı etkilediğini görürüz. Freud ve Jung’un kişisel ve ortak bilinçaltı tanımlarının etkileri ise çok sarsıcı olmuştur. 20. yüzyıl edebiyatı önceki edebiyatla estetik bağlarını tümüyle koparmıştır.

Yeni bir estetik bakış ortaya çıkmıştır. Bütünlüğünü ve güvenilirliğini yitirmiş bu dünya bölerek, parçalanarak anlatılmaktadır artık. Yeni metinler kolajlanarak “patch-work”e dönüşmüştür.

Yeni metinlerde göreceleşmiş zaman çizgisel akmamaktadır. Yeni gerçeklik oluşmuştur. Bellek ve bilinç yolculukları soyut bir düzlemde yer almaktadır. Geleneksel  mimetik anlatı bırakılmıştır. Sanatçı tam olarak kavrayamadığı bu yeni gerçekliği dile getirmenin yollarını ararken yeni bir estetik düzlemi oluşturmaktadır.

Tüm bunlar sürerken unutulmaması gereken asıl gerçek hepsinin ‘özde gerçek’leri anlattığıdır. Chagall’ın bulutların üstünde yüzen insanları da, Giacometti’nin tüm ayrıntılardan arındırılmış çöp adamları da, Hasan Ali Toptaş’ın düşsel roman kişisi Alaaddin de özde gerçekleri anlatır. Ancak bunlar dış dünyayı duyularla algılanan somut gerçeği olduğu gibi anlatan dar anlamda bir gerçekik değildir. Bu dar anlamdaki gerçeklik ‘realizm’ diye anılmaktadır.

  1. yüzyıl sonrası edebiyatın, daha önceki çağların edebiyatlarıyla oluşturduğu temel karşıtlık da; içlerinde bilimsel / teknolojik / düşünsel / sosyolojik / psikolojik / teolojik / ekonomik bileşenlerin bulunduğu yeni bir yaşam bilincinin ve biçiminin, kendisine bu gerçeklik içinde akabileceği yeni bir yatak arayışının sonucudur.

Yeni sanat, dünyayı da, yaşamı da, gerçekliği de nesnel ya da öznel olarak ele almaz; onu, soyut/somut, sezgi/duygu ayrımı yapmaksızın ‘yaşanılan gerçek’ olarak algılar. Sanatçı, bu yaşanılan gerçeği çoğu kez de somut gerçekle örtüşmeyen bir imgeler dünyasını devreye sokarak dile getirmeye çalışır; kendisiyle, içinde yaşadığı gerçeklik arasında bir evren yaratır: Bu; sanatın evreni, sanatın gerçekliğidir.

Yeni sanat, geleneksel görüşün savladığı gibi gerçeklikten uzaklaşmış değildir. Oluşmakta olan bu çok farklı gerçekliğe koşut bir yaşam alanı yaratmaya çalışmaktadır kendine yalnızca. Yeni sanat, yeni bir gerçekliğin ürünüdür, yeni bir gerçekçilik anlayışının estetik düzlemdeki yansımasıdır.

Modern sonrası edebiyat, olağanüstü bir toplumsal yaşamın edebiyatıdır. Modernistlerin estetik devrimi sürerken teknoloji de dünyayı tanınmaz duruma getirir. İleri teknoloji çağındaki insanlık tüketim-medya-iletişim-bilişim hücumu altındadır. Bu olanaklara rağmen insanların yalnızlaşmasının, çevresine ve kendisine yabancılaşmasının önüne geçilememiştir.

İnsanlığın içinde bulunduğu bu olağanüstü durum ekonomi, tarih, teoloji, politika, psikiyatri, etnoloji, sosyoloji, pedagoji, coğrafya, dilbilim ve başta mimarlık olmak üzere tüm sanat dalları “postmodern” kavramıyla tanımlanan bir gelişmeye neden olmuştur.

Akıl almaz bir bilişim ortamında yaşanan kültürel kargaşanın, kültürel ve ulusal sınırları birbiri içinde eriten bir dönemin adıdır postmodern. Kalıplaşmış doğrulara edebiyat alanından bir başkaldırı gelmiştir. Bunu sadece yaşam biçimlerinde değil metinlerinde de gösterirler. Onların karşı oldukları, özde yerleşik ölçütlerin kendileri değil, bu ölçütlerin alternatfsiz doğrular olarak görülmesidir.Postmodern düşüncede tek ve mutlak olana yer yoktur. Ana estetik ilkesi çoğulculuktur. Modernizm de postmodernizm de belirli ilkelerle sistematize edilemez. Başlangıç ve bitiş tarihleri belirlenemez. İki yöneliş de de ortak olan nokta estetik çizgideki sürekliliktir.

Bütün bu kargaşa içinde edebi alanda da sistemin parçası haline getirilmiş yazarımsılar kitlelerin farkındalığının önüne perde çekerken tam da bu perdeyi açmak için en gerekli araç olan edebiyatı kullanarak kendilerini de nesneleştirdiklerini de iddia eden başka bir kol sahiciliği esas aldı. Yeraltı edebiyatı kurgusal anlamda sahiciliği ön planda tutarak ilkel benliği yapıttan soyutlamadı. Şaşırtıcı derecede gerçekçi davrandı ve düşler, yarı düşler, halüsinasyonları da tam da olması gerektiği gibi gerçekliğin bir parçası olarak yansıttı.

Cinsellik ve şiddet ana akım edebiyatta genellikle göz ardı edilirken yeraltı edebiyatçıları “sahici” davranarak ayrıntılarıyla konu ederler. Okuru rahatsız etmekten kaçınmak yerine bütün çıplaklığıyla şiddeti, cinselliği anlatırlar.

Üslup konusunda esnektirler. Alçak üslup düzeyi alt kültürün yaşamına egemen olduğu için argo ve küfürden kaçınmazlar. Ne yazık ki küfürlü metin yazmayı yeraltı edebiyatı yapmak olduğunu sanan bir yazarımsı kitlenin oluşmasına neden olan da bu anlayışın yanlış yorumlanmasıdır.

Normların dışında kalan karakterlerinin uyumsuzluğu nesneleştirilen insanlarla dolu toplumla çatışmaktan kaynaklanır. Her şeyi bilen insanların olduğu topluma inat didaktiklikten uzak duran üslup benimsenir. Özellikle güçlü yazarlar eserlerinde kendi etik ve estetik atmosferlerini yaratıp genel kabul gören değerlere karşı durarak çerçevenin içine çekilmeyi reddederler. Beat kuşağı gibi yeraltı edebiyatçıları da “karşı kültür” yazarlarıdır.

Alt kültür ve karşıt kültür birbirine karıştırılmamalıdır. Karşı kültür, alt kültürden farklı olarak egemen kültürel değerleri reddeder. Alternatif bir kültürel yapı ortaya koymaya çalışırlar. Hippi kültürü ya da 68 kuşağı gençliğinin anti-kapitalist çizgideki toplumsal ve ideolojik tavrı karşı kültür örnekleridir.

Sosyolojide karşı kültür o günün toplumsal ana arter kültürüne karşıt norm ve değerleri benimseyen kültürel gruba verilen isimdir. Geleneksel davranış biçimlerine, geleneksel değerlere karşıdırlar. Yerleşik kültüre alternatiftir ancak yeterli toplumsal temelden de yoksundur. Karşı kültür her şeyden önce geleneksel ve uzlaşımsal aile yaşamının engelleyici ve bastırıcı yönlerine karşı çıkar. Aileyi devletin bir aracı olarak tanımlar. İnsanlara kendi hayatlarını yaşamalarına izin verme konusunda ısrarlı olmayı, çok çeşitli türden uyuşturucuyla tanışıklık içinde olmayı ve cinsel özgürlüğün erdemlerinin savunuculuğunu yapmayı içerir.

Sanatın gerçeklikle olan ilişkisi önemli bir değerlendirme kriteridir. Her sanat eğiliminin de kendi gerçeğini anlattığını söyleyebiliriz. Bu durumda her sanat dalı, akımı, eğilimi gerçekçidir. Her dönemin gerçeğe bakışı değiştiğine göre, sanat eserleri de o dönemin gerçekliğine göre bir bakış açısı kazanırlar. Sanatçı, yaşama, doğaya, evrene ve insana ilişkin soru ve sorunlara dair yanıtları ya da yorumlarını estetik  değerleri göz önünde bulundurarak yaratır eserini. Eserin özünü yazıldığı dönemin gerçeklik anlayışı oluşturur.

Aksi iddia edilse de gerçekçidirler. Onlar, acı gerçekleri konu ederler. Bu noktada Alain Robbe-Grillet’den alıntı yapmak isterim.

“…bütün yazarlar gerçekçi olduklarını düşünürler […] Gerçekçilik kesinlikle tanımlanmış […] bir kuram değildir […] Klasikler gerçekçiliğin klasik, romantikler romantik, gerçeküstücüler gerçeküstü olduğunu düşünürler […] Bu bakımdan, edebiyat devrimlerinin neden hep gerçekçilik adına yapıldığını anlamak kolaydır.”

Yeraltı edebiyatı; kara edebiyattır.

Yeraltı edebiyatı; bireyin karanlık yönleriyle acımasızca yüzleşmesini sağlar.

Yeraltı edebiyatı konu edindiği kişiler ve olaylar açısından psikolojik bağlamda güçlü eserlerdir.

Yeraltı edebiyatı; nihilist bir başkaldırıdır.

Yeraltı edebiyatı; ötekilerin dilinden ötekileri anlatır.

Yeraltı edebiyatı; insanı yüceltme projelerine karşı bir tavırdır.

Yeraltı edebiyatı; okuru yoldan çıkarma eğilimi taşımadığı gibi okuru yola sokma eğilimi de taşımaz.

 

Önemli iki noktayla tamamlamak isterim:

  1. Yeraltı edebiyatı mutlak bir tanıma sığdırılamaz zira Marquis de Sade’a uzanan başlangıç noktasının bitiş noktası yoktur; muhtemelen olmayacaktır. Bitmemiş bir olgunun tanımlanması hep eksik kalacaktır.
  2. Yeraltı edebiyatının da sermaye ile ilişkisi vardır. Büyük yayınevleri ve medya kuruluşları yeraltı edebiyatı üzerinden büyük projeler üretmektedirler. Yani en temel noktada karşı durduğu şeyin içinde bulmaktadır kendisini. Kapitalist düzene, kurulmuş sistemlere bir karşı duruş olarak da okunabilecek Dövüş Kulübü’nün dev bir prodüksiyonla Brad Pitt ve Edward Norton gibi popüler kültür şöhretleri tarafından perdeye aktarılması, üzerinden büyük paralar kazanılması; en bilinen örnek olarak düşünülebilir.

Dünya Mutluluk Diktatörlüğü

Gezegenimizi kaplayan büyük şemsiye: Dünya Mutluluk Diktatörlüğü. Şirketler, iktidarlar ve bu ikisinin pazarlama uzmanı olan medya insanlara mutlu olma zorunluluğunu dayatıyor. Özünü tamamlamaya çalışan öznelerden, tüketen nesnelere dönüştürülüyoruz. Hazza boğulurken farkındalığımızı da baskılıyoruz kendi ellerimizle. “Her seçiş bir vazgeçiştir” klişesinin sonucunda ulaştığımız nokta bizim için seçilenler arasından seçtiklerimizin toplamında vazgeçtiğimiz kendimiz oluyor. Bizden istenen mutluluk için tüketmemiz. Tüketirken köleleşmemiz.

“Mutluluk Enstitüleri” kuruluyor. “Dünya Mutluluk Haritaları” yayınlanıyor. Mutluluğun normları yeniden belirleniyor. Mutsuz insan suçluluk duyuyor. Kendisine, çevresine isyan ediyor. Kendisinde eksiklik arıyor. Mutlu olanları kıskanıyor. Mutsuzlar ve mutluluk peşinde koşmayanlar toplumdan yabancılaşıyor.

“Toplumdan yabancılaşma” edimi aslında iki biçimde işleyebilir. Birincisi kişinin kendi psikolojisinin belirlediği içsel nedenlere bağlı olarak toplumdan uzaklaşması, diğeri de kişinin dış etkenlerle toplumdan hem manen hem madden uzaklaşması ki burada “yabancılaştırma” kavramı devreye girmektedir. Bu bağnazlık ve fanatizmle kendini gösterdiğinde yabancılaşma daha da hızlı ve düşmanca olmaktadır. Freud’un saptaması önemlidir: “Bireyler bir grup halinde bir araya geldiklerinde bireysel inhibisyonları düşer ve tüm zalim, primitif bir çağın kalıntıları olarak içlerinde yatan vahşi ve yıkıcı içgüdüler ifade edilmek üzere açığa çıkar. (Freud, 1921)

Yabancılaşma İngilizce’deki alienation sözcüğünün dilimizdeki karşılığıdır. Yakınkökü orta Fransızca aliénacion’dur, o da Latince alienationem’den gelmektedir, kök sözcük Latince alienare’dir “yabancılaştırmak ya da başkasının kılmak”; bu da Latince alienus –bir başka kişi ya da yere ait olan- kökünden, o da alius’tan “öteki, bir başkası” gelir.

Zaman içinde sözcük Tanrı’dan koparılma ya da kopma, insan veya bir toplulukla ya da kabul edilen bir siyasi otoriteyle ilişkilerin kopması, halk da dahil olmak üzere bir şeyin mülkiyetinin bir başkasına aktarılması, zihinsel yetilerin yitimi hatta deliliği anlatmak üzere kullanılmıştır. Kullanım çağ, coğrafya ve topluma göre farklılıklar göstermiştir.

  1. yüzyıl başlarında sözcük ağırlıklı olarak iki anlamda kullanılmıştır: Biçimsel mülkiyetin yabancılaşması, el değiştirmesi ve geleneksel aile ilişkisinde, genellikle karı koca arasında kasıtlı ve zoraki müdahele anlamıyla alienation of affection (sevginin yabancılaşması) söz öbeğinde.

Kelime Freud’dan Marx’a, Hegel’den Durkheim’e pek çok düşünür ve bilim adamı tarafından irdelenmiştir. Günümüzdeki en yaygın kullanım, herhalde psikolojinin bir biçiminden türemiş olan, bir kimsenin kendi en derin duyguları ve ihtiyaçlarından kopması anlamıdır. (Williams, 2007)

Temelde insan ile toplum arasındaki bir bölünme duygusuna işaret eden kelime toplumumuzun içinde bulunduğu koşullar göz önünde bulundurulduğunda bizler için ayrı bir önem taşımaktadır zira hızla ayrışan, çatışan, çarpışan, fanatikleşen, kutuplaşan bir toplumda “yabancılaşma” ve buna bağlı olarak “yabancılaştırma” kelimeleri üzerinde düşünülmesi ve dikkatli kullanılması gereken kelimelerdir.

“Belli tarihsel şartlarda insan ve toplum etkinlikleri ürünlerinin, bu etkinliklerden bağımsız ve bunlara egemen olan öğelerin değişik biçimde kavranması” olarak değerlendiriliyor kavram sosyolojik olarak.

Tarihsel süreçte insan, tarihsel ve toplumsal yasaların bilgisini edinip onlara egemen olamamasından ötürü, toplumsal gelişmeyi insansal özünü geliştirici bir biçimde yönlendirememiştir. Toplumsal yasaların bilincine varmadan toplumsal gelişmeyi bilinçle ve insanca yönetmek imkânsızdır.  Böyle olunca da insan ekonomik, dinsel, siyasal, hukuksal, felsefi ve benzer konularda yabancılaşır. Günümüzde ise tüketim toplumunun dayatmalarının farkında olan bireylerin yabancılaşması kaçınılmazdır.

Yabancılaştırma ve yabancılaşma kavramları bizim gibi toplumlarda “fanatizm” kavramıyla çok ilintilidir. İlişkiyi kavrayabilmek için bu sözcüğü de irdelemek gerekir. Yabancılaştırma ve fanatikleştirme hükümranların istediklerini elde etmek için ihtiyaçları olan tutumu ortaya çıkarır çünkü: şiddeti.

İngilizce’de fanatic sözcüğü “dinsel çılgın” ve “hayalci ve mantıksız tutkuları olan kişi” anlamında kullanılmaktadır. Fransızca’da ise fanatique sözcüğü genel olarak “hastalık düzeyinde aşırı tutkusu olan kişiler” için kullanılmakta, “kendini bir davaya, dinsel siyasal ya da felsefi bir doktrine mutlak ve sorgulanmamış bir inançla adamış, büyük hoşgörüsüzlüklere varan ısrarlı çabalarıyla aşırılıklara sebep olabilen kişi” anlamını da içermektedir. Türkçemizde ise fanatik, “bir dine, bir ideolojiye, bir fikir veya düşünceye karşı tarafa hak tanımayacak ölçüde bağlı olan kimse, mutaassıp” anlamında kullanılmaktadır. Fanatizm sözcüğünün Latincedeki kökü fanum’dur; isim olan bu sözcük tapınak ya da kutsal yer anlamına gelmektedir. Fanaticus sıfatı ise kendini tam anlamıyla, aşırı bir çılgınlıkla mabede adamış kimseleri nitelendirmek için kullanılıyordu. (Çağla, 2007)

Fa­na­tizm mut­lak bil­gi­ye sa­hi­p olduğunu düşünme ve mut­lak bil­gi­ye sa­hip­ olma düşüncesiyle de bu­nun dı­şın­da­ki her şeyi mut­lak ola­rak yan­lış ­görme durumudur. Kuşku dışlanır. Doğru bellidir ve düşünmeye gerek yoktur. Diyebiliriz ki, fanatizm bir bağlanma biçimidir ama sağlıksız bir bağlanma biçimidir.

Yabancılaşma ve fanatizm kelimeleri siyasal alanda birleştiğinde ortaya çıkan tablo ise yıkıcı bir hal alabilmektedir. Ülkemizde bu birleşim 1980 sonrasına denk gelir. Sosyalist bloğun çökmesiyle ortaya çıkan küreselleşmeyle hız kazanır. Fanatizm kendisini din, spor takımları taraftarlığı, hemşericilik, mezhepçilik, bölgecilik, okunan ya da mezun olunan okullar, üye olunan dernekler, yapılan meslekler gibi alanlarda göstermiştir. Aslında tüm bunlar ve benzeri durumlar birer yabancılaştırma ve aynı zamanda da yabancılaşma sürecidir. “Biz”den olanlar ve olmayanların işaretlenmesi, dışlanması, küçümsenmesi, fiziksel şiddete maruz bırakılması fanatik yaklaşımlardır.

Hem yabancılaşma/yabancılaştırma, hem de fanatizm irdelendiğinde ortaya çıkan kesin bir eylem vardır: şiddet. Birileri yabancılaştırılırken, yabancılaştıran kişilerin fanatik olduğu ve şiddetin herhangi bir biçimini uyguladığı kesindir. Fanatizmin dozu aslında uygulanacak şiddetin biçimini ve dozunu da belirler. Yabancılaştırma sürecinde biçimsel olarak en azından psikolojik şiddeti içerdiğini düşünebileceğimiz fanatizmin fiziksel şiddeti de çok sık içerdiğini görebilmekteyiz.

Violence (şiddet) eski Fransızca yakınkök violence, Latince violenta’dan –ateşlilik, atılganlık– en son aşamada Latince kök vis’den –güç- geliyor. Violence sözcüğü 13.yüzyıl sonlarından itibaren fiziksel güç anlamını edinmiştir ve 1303’te bir papaza vurulmasına atfen kullanılmıştır. Türkçe’ye Arapça’dan giren bir kelime olan “şiddet”, “Karşıt görüşte olanlara, kendilerini kabul ettirme, inandırma veya uzlaştırma yerine kaba kuvvet kullanma”, “Duygu veya davranışta aşırılık”, “Bir hareketin, bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik”, “Kaba güç” gibi anlam ve mecazlar içermektedir.

Yabancılaşma, fanatizm ve şiddet. Dünya Mutluluk Diktatörlüğü için bu üç kelime aynı cümlede kullanılarak eyleme dönüştürüldüğünde ortaya çıkan sonuç şudur:

Tüketim çarkının dışında kalmayı tercih eden farkındalığı yüksek bireyler çeşitli araçlarla yabancılaştırılır. Yabancılaştırma eylemi için fanatik maşalar kullanılır. Yabancılaştıran fanatizmin herhangi bir biçimde şiddet üretmesi de kaçınılmazdır. Bu da çatlayan, yabancılaştırırken yabancılaşan, ayrımları keskinleştiren, düşmanlıkları bileyen, hoşgörüyü yok eden bir ortam demektir.

 

 

Kaynakça:

Çağla, C. (2007). Fanatizm ve Sivil Toplum Üstüne Sorular. Cogito (Cilt 53, s. 15-25) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Freud, S. (1921). Grup Psikolojisi ve Egonun Analizi. içinde

Williams, R. (2007). Anahtar Sözcükler. (S. Kılıç, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.

TDK Sözlüğü

Dil Derneği Sözlüğü

Kafka, Kapitalizm ve Şehir…

Erken kabileler döneminde insanlar “en iyi şarkı söyleyen ya da dans eden; en yakışıklı, en güçlü” insanlara çok değer verir ve onların yerinde olmak isterdi. Bu, gıpta etmenin, utanmanın, kendini beğenmişliğin ve küçümsemenin başlangıcı ve masumiyetin sonudur.[i] Locke masumiyetin sonunun parayla başladığını düşünür: “İnsan, hem zevklerini artırıp acılarını azaltmaya çabalar, hem de akıl sahibi yani ahlaksal bir varlıktır. Paranın icadından sonra insan doğasının ahlaksal yanı zayıflar ve davranışlarını sonsuz arzuları belirlemeye başlar.”[ii] Marx, kapitalizmin özgürlüğe son noktayı koyduğunu iddia eder. Ona göre, kapitalizm, görüntüler dünyasına hapsettiği insanları bazılarını taklit ederek yaşamaya zorlar. Bu da özgürlüğü yok eder.

Şehirler kapitalist sistemin sembolleridir. Sınırsız özgürlük vaat ederler.  Seçeneklerin olması özgürlük olduğu anlamını taşımaz. Bu seçenekler önceden her ihtimal göz önüne alınarak tasarlandıysa ve her yolun tek noktaya çıktığı bir labirentse temelde söz edilen önceden planlanmış “tek” seçenektir. Günümüzde tektipleştirilen toplumların önüne konulan seçenekler aslında hep aynı noktaya götürmektedir. Özgürlük bir kandırmacadır. Özgürleşirken tektipleştirilen insanlar aynı zamanda da köleleştirilmektedir. Bu da Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı eserinde savladığı üzere “eğlenerek, bile isteye” olmaktadır.

Sistemli köleleştirme aslında Kafka’nın eserlerinin merkezinde yer alan konulardandır. Aşağılanma, yalnızlık, çaresizlik, dışlanmışlık temel duygulardır. Bireyin sistemle ve sistemin uygulayıcıları olan kurumlarla ilişkisinde mekân şehirdir. Yozlaşmış kurumsal yapılar ve bu yapıların birey üzerinde hakimiyetinin sembolü oan büyük kent yapıları oldukça önemli unsurlarıdır Kafka eserlerinin. Kentlidir Kafka. Prag yaşamındaki dönüm noktalarında hep önemli bir rol oynamıştır. Kentin yapıları, sokakları, insanları eserlerinde hissedilir. Prag’lıdır ve kendi kentinde kendisine bile yabancıdır. Aslında Kafka’nın yabancılaşmasına babasıyla başlayan baskı ortamının toplumdaki devamı olan bürokrasi neden olmuştur. Bu yabancılaşma da onun edebî kimliğinde en etkili rolü oynamıştır. Bu çelişkileri aşk hayatına da yansımıştır. Kadınlarla karmaşık ilişkileri olmuştur. Tüm bunlar eserlerine yansımış ve “Kafkaesk” adı verilen bir kavramla edebiyat alanına yerleşmiştir. Kafkaesk kavramı aslında Kafka’nın dışsal olarak kenti ve kentin unsurlarını betimlemesi ile bu yapının bireylerin üzerindeki ve bireylerin diğer bireyler üzerindeki baskıyla ilgilidir. Kafka, Prag’ı da yabancılaşmanın şehri olarak duyumsuyordu.

Kafka’nın eserlerini betimlemek için belki de akla ilk gelen sözcük “kasvet”tir. Bu bunaltı ve kasvet, metinlerin içeriğinin çok kasvetli oluşundan dolayı değildir. Asıl kasvetli olan, Kafka’nın okuru sıkacak denli soğuk, ruhsuz (psikolojik etkileşimden uzak, sadece anlatan, aktaran bir tavır), okurun olayla her türlü duygusal yakınlık kurmasını engelleyen bir uzaklıkla yazmış olmasıdır. Kafka’nın yazı stratejisi, kasvetin kendisini anlatmaz, anlatım üslubunun kendisi kasvetli, boğucudur. Kafka her ne yazarsa yazsın onun anlatıları kasvet duygusu yaratır. Öyleyse bir Kafkaesk anlatım üslubu olarak kasvet, bireyin modern hayat karşısındaki ruh halini anlatabilmek için gerekli dolayım mekanizmasıdır. Modern hayatın devasa ölçek kazanmış anonim kurumları karşısında atomize olan birey, Kafka’nın eserlerinin yol açtığı ruh haline benzer bir durumda kalır. Kasvetli anlatım modernitenin olumsuzlayıcı bir temsilidir. Dünya edebiyatında Kafka’nın yazdığı olaylardan çok daha kasvet ve bunaltı yaratacak, acı duygusunu yoğunlaştıracak eserler bulunabilir. Savaşları, soykırımları, insanların yıkımlarını anlatan sayısız roman vardır. Ne var ki giderek alışkanlık kazandığımız bu olaylar karşısında dehşet duygumuz askıya alınır, empati kurma yeteneğini yitiririz. Kafka sanki bunu tersine çevirmek ister gibidir. Sıradan bir mahkeme süreci modern çağın en büyük trajedilerinden biri olacak denli dehşet verici hale gelir. Çağdaş tarihte Kafkaesk olanı toplumun daha geniş boyutlarında yaratan eğilimler vardır: iktidarın kendini tanrılaştırma isteğini artırarak sürekli merkezileşmesi; toplumsal etkinliğin bürokratlaştırılması ve böylece bütün kurumların çıkış yerine bir türlü varılamayan labirentlere dönüştürülmesi. Ve bütün bunların sonucunda, bireyin giderek kişiliksizleştirilmesi.[iii]

Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu ve Sosyal Bilimlerin Metodolojisi adlı eserlerinin özellikle örgütsel teori alanında yapılan çalışmalarda önemli bir başvuru kaynağı olduğu görülmektedir. Örgütsel devrimin sosyologu olarak kabul edilen Weber’in eserlerinde ortaya koyduğu protestan ahlakı kavramı farklı alanlardaki pek çok bilim adamı tarafından kullanılmıştır. Weber’in örgütsel gotik biçiminde tasvir ettiği karanlığın binaları, sonsuz koridorlu labirentler, şeytani sırları gizleyen kilitli kapılar ya da karanlık sokaktan kalabalık ofise veya kabus fabrikasına geçişler gibi ifadelerle Kafka’nın eserlerinde görülen Weber etkisinin göstergeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.[iv]

Franz Kafka, şehrin sembollerinden olan devlet binalarından birisinde İşçi Kaza Sigorta kurumunda çalışıyordu. Babasının iş yerinde ve aile zoruyla çalıştığı bir fabrikada, kentli insanın çalışma koşullarının zorluklarını ve bunun işçiler üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi gözlemlemiştir. Bu dönem Kapitalist sistemin hızla yükselişe geçtiği bir dönemdir. Ayrıca kentleşmenin yükseldiği ve kentleşen insanın büyük sosyal, ekonomik ve kültürel değişimler yaşadığı bir dönemdir. Bu yüzden Kafka’nın eserlerini kentleşen kapitalist dünyanın kötülükleri ve insanın bu durum karşısındaki çaresizliği olarak okumak mümkündür. Ona göre insan öznelikten nesneliğe doğru bir geçiş yaşamaktadır. Günümüz dünyasına baktığımızda Kafka’nın yaklaşık yüz yıl önceden doğru tespitler yaptığını görebiliriz.

Eserleri, hayatı ve mektupları merkeze alınarak bir değerlendirme yapıldığında Kafka’nın toplumdan yabancılaşması iki biçimde değerlendirilebilir: Birincisi kişinin kendi psikolojisinin belirlediği içsel nedenlere bağlı olarak toplumdan uzaklaşması, diğeri de kişinin dış etkenlerle toplumdan hem manen hem madden uzaklaşmasıdır. Toplumdan yabancılaşmasına neden olan dış etkenlerin en önemlisi ailesi ve özellikle babası olsa da kentli hayatın getirdiği dayatmalardır biraz da. Aslında babası da yaşamı boyunca üzerinde kapitalist sistemin ve unsurlarının kuracağı otoritenin temsilcisi olmuştur. Baba iktidarın sembolüdür. Öyle ki kahramanı Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi aslında babasının ve kapitalist bürokrasinin marifetidir. Şöyle yazacaktır babasına bir mektubunda: “Çok sevgili babacığım! Bana son günlerde bir ara, senden korktuğum gibi bir savı hangi nedenle ileri sürdüğümü sormuştun. Her zamanki gibi bir yanıt bulup verememiş, bu da işte biraz yine senden korkmamdan, biraz senden korkmamın nedeninin pek çok ayrıntıyı içermesinden, dolayısıyla bunları yarı buçuk da olsa sözle belirtemeyeceğimden kaynaklanmıştı. Şimdi sana yazıyla yanıt vermeye kalkıyorsam, bu yanıtta da yine pek çok boşluk kalacak, çünkü söz konusu nedeni kaleme alırken, senden duyduğum korku ve bunun yol açacağı sonuçlar sana karşı özgür davranmaktan beni alıkoyacak, konunun büyüklüğü belleğimle zekâ gücümü enikonu aşacaktır.”

İnsanı sistemin ona emrettiklerinden başka hiçbir şey yapamayacak kadar boğan şehir temposu; iş hayatından kurtulmak isteyen ancak çalışmaya mecbur olan bireyleri böcekleştirir. Bu yoğunluk ve samimiyetsiz ilişkiler nedeniyle içe kapanırlar. Bu da kapitalist sistemin şehirli çalışanlarını yabancılaşmaya götürür. Bir özne, bir insan olmak durumundan; bir nesne, bir çalışan olmaya evrilirler.

Çabuk kullanımın ve hızlı tüketimin esas olduğu bu sistemde çabuk kullanan ve hızlı tüketen kişi de çabuk kullanım ve hızlı tüketim nesneleri üretir sürekli. Bir sarmaldır bu: Hızlı üreten, hızlı tüketen birer nesnedir insan ve sistemin makinelerinin bir parçasından öte değildir. Bu döngüye katılmayanlar diğerlerince tedirgin edilir, eksik hissettirilir ve katılması sağlanır. Bu biçimde bir ‘serbest kölelik’ durumu yaratılmış olur. Kişi nesnelerin alıcısı, satıcısı, reklamcısı konumunda kimliğini bulduğunu ve özgür olduğunu sanır. Yanılmıştır ama mutludur.

Dönüşüm’de roman kahramanı Gregor Samsa ‘bu baş belası yolculuklar; aktarma trenlerini kaçırmamak için çektiğim sıkıntılar, rastgele yenen berbat yemekler, boyuna değişik insanlarla düşüp kalkmalar, asla bir süreklilik, asla bir içtenlik kazanamayan ilişkiler’ olarak betimler şehir hayatı için hissettiklerini.

“Dünya üçe ayrılıyordu benim için: Birincisi, yalnız benim için konan ama benim nedense bir türlü uyamadığım yasaların egemen olduğu ve içinde bir köle gibi yaşadığım dünya; ikincisi, benimkine sonsuz uzaklıkta bulunup senin yaşadığın ve hükmetmeler, sağa sola buyruklar vermeler ve verilen buyrukların yerine getirilmeyişine kızıp içerlemelerle vakit geçirdiğin dünya ve nihayet başkalarının buyruklardan ve buyruklara uymalardan bağımsız, mutlu yaşayıp gittiği bir üçüncü dünya” sözleriyle Kafka bize içinde yaşadığı dünyaya karşı içinde bulunduğu durumu gösterir.

Dava romanında olaylar ve olayların geçtiği mekânlar gerçek ve gerçeküstü arasında gidip gelir. Birey daha önce maruz kalmadığı bir baskı türüyle şaşkındır. Kapitalist yaşamla birlikte, başta ekonomi olmak üzere, devlet, kent, hukuk, medya ve bunlar gibi yapılar da sistemin gerekliliklerine göre birey üzerinde baskısını arttırmaya başlamıştır. Devlet şehirleri vatandaştan aldığı vergilerle daha sistemli hale getirdikçe vatandaşın üzerine binen yük arttı. Devlet ile halk arasında köprü olması gereken bürokrasi vatandaşı ezdi. Şehirdeki gözetleme yapısıyla halkı takibe aldı. Neredeyse her iş yerindeki, alışveriş merkezlerindeki, otobüslerdeki, metrolardaki, evlerdeki, kişisel bilgisayarlardaki, telefonlardaki kameralar ile polis, asker ve bunlar gibi kurumların görüntüleme cihazlarıyla birleşince büyük bir ağ sardı. İnternetin kullanıma açtığı uydular da büyük olanaklar sağladı. Ayrıca kredi kartı kullanımları, telefon görüşmeleri gibi vatandaşların bıraktığı sanal izler de bu takibin parçası haline geldi. Kafka’nın o dönemde bile derinden hissettiği bu baskılayıcı yapı bugünkü bu devasa hacmiyle hayal gücünün ötesine ulaştı. Artık devlet bireyleri izlemiyor sadece. Bireyler birbirlerini de izliyor. Drone’larla istediği kişinin evini mesafe tanımaksızın gözetleyenler var artık.

Aldous Huxley’in romanı Cesur Yeni Dünya, 26. yüzyıl Londra’sında programlı olarak değiştirilmiş toplumu konu edinen bir eserdir. Toplum “Kuluçka Ve Şartlandırma Merkezi”nin tüm hastalıklara ve yaşlanmaya karşı bağışıklığı olan seri insan üretimiyle fiziksel olarak mükemmel biçimde yapılandırılmıştır. Sağlıksız ceninlerin elendiği bu öjenik yapıda uykuda öğretim olarak bilinen hipnopedi ile insanlara içinde bulundukları hiyerarşik yapıda nerede olduklarından yapmaları gereken işlere kadar herşey öğretilmektedir. Irklar eşittir, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir, sağlık sorunları çözülmüştür. Tüketime şartlandırılan insanlar sadece toplum odaklı yaşamaktadır. Toplum haz almanın esas olduğu hedonistik bir hale bürünmüştür. Herkes mutlak mutludur. Bu açıdan bakıldığında eser bir ütopya olarak görülebilir. Ancak mutlu ve istikrarlı insanlar haline gelmeleri için önemli olan birçok değerin yok edilmesi, aile, kültürel çeşitlilik, sanat, felsefenin neredeyse ortadan kaldırılmış olması eseri bir distopya haline dönüştürür.[v]

Karakterler düşlerin işgal ettiği mekânın uyanık geçen saatler kadar gerçek olduğu kültürler ve yüzyıllar arasında serbestçe gezinirler. Neyin sahici olduğunu söylemek imkânsızdır. Bu okurun kafasını karıştırmak, hatta onu yanlış yöne yönlendirmek için, onu neyin gerçek neyin uydurma olduğunu sorgulamaya teşvik etmek için yapılır. Ama en önemli işlevi okurun kendi kitabını inşa etmesini gerektirmesidir. Normal zaman ve mekân kısıtlamaları ihlal edildiği için istenen sayıda hikâye çıkarmak mümkündür. Aslında okumaya nerden başlanıp nerede bitirildiği fark etmez, çünkü normal zaman ve mekân anlamsız kavramlar olduğunda olup bitenler hakkında tartışmak da imkânsızdır ya da faydasızdır.[vi]

Kafka’nın anlattığı şehir gerçek“miş” gibidir. Bilinen, sokaklarında gezilen şehri anlattığını düşünürken şaşırtır okuru. Eco bu durmu şöyle anlatır: “Açık yapıtın ilk akla gelen örneği olarak Kafka’nın yapıtlarını düşünebiliriz: Dava, Şato, Duruşma, Mahkumiyet, Hastalık, Başkalaşım, İşkence, akla ilk gelen sözcük anlamlarıyla kavranılabilecek yapıtlar değildirler. Anlam katmanlarının belirli bir düzende ve katı bir biçimde üst üste yerleştirildiği ortaçağ alegorisinin tersine, Kafka’nın yapıtları herhangi bir ansiklopedik bilgi tarafından güvence altına alınmamış herhangi bir dünya düzeni anlayışına da dayanmamıştır. Kafka’nın kullandığı simgelerin farklı yorumları, ister varoluşçu ister dinbilimsel, ister klinik, iserse de psikanalitik olsun, yapıtın yalnızca bir kısmını tüketebilir. Yapıt ‘açık’ olduğu oranda tüketilemez çünkü düzenli bir dünyanın evrensel kabul görmüş yasaları tarafından düzenlenmiş bir dünyanın yerini, belirsizlik üzerine temellenmiş bir dünya almıştır, olumsuz anlamda yönlendirici merkezler yok olmuş, olumlu anlamda değer ve dogmalar sürekli sorgulanmaya başlanmıştır.”[vii]

Eserlerindeki kahramanların üzerine üzerine gelir bankalar, adliyeler, sigorta kurumları şehirdeki diğer kurumlar. Otellerdeki bürokrasi bile bunlatır onu. Parklar, köprüler, caddeler onun için korkutucudur. Buralarda şehrin karşısına çıkardığı insanlarla iletişim kurmakta zorlanır. Bu şehirde dolaşmayı sevmeyen, yenliklere pek sıcak bakmayan, çekingen, telefonla konuşmaktan nefret eden ve insanların kendisini tanıması için sürekli mektup yazan yani kendisini ancak yazarak anlatabilen, diğer yandan bir yazar olarak kendisini başarısız bulan ama yazmayı büyük bir tutku olarak yücelten, entelektüellerden uzak duran, hastalıktan başını kaldıramayan adam için şehir büyük bir uğultuyla üzerine yürüyen devasa bir organizmadan başka nedir ki?

Bence bu yazı Kafka’nın Dönüşüm’ünün sonu gibi bitmeli: Eserde Gregor Samsa’nın dönüşümünden sonra ailesi ondan uzaklaşır ve onu istenmeyen bir fazlalık olarak görürler. Gregor’un ölümü de onlar için bir şey ifade etmez ve öldüğü gün, uzun zamandır yapmadıkları şehir gezisini yapmak üzere evden ayrılırlar. Sistemi derinlemesine gören gözler yoktur artık ve kapitalist düzenin hizmetkârları rahatlamıştır. Farkındalıklarını uyandırmaya çabalayan özne ölüdür ve tıkır tıkır işleyen şehirde gezintiye çıkarlar.

[i] Rousseau, J.J. (1990). “Discourse on the Origin and the Foundations of Inequality Among Men”, The First and Second Discourses together with the Replies to Critics and Essay on the Origin of Languages. Harper Torchbooks.

[ii] Locke, J. “Second Treatise of Government”, Modern Political Thought: Readings from Machiavelli to Nietzsche (ed.Wootton, D.) s. 326 (2.kitap, 5.bölüm, 48.paragraf). Hackett Publishing Company.

[iii] Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. İsmail Yerguz, Afa Yayınları, s. 125-126.

[iv] Gündüz, Uğur. (Dr, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi) Kafka metinlerinde iletişim, iletişimsizlik ve yabancılaşma olgusu üzerine, s.87.

[v] Postman, Neil. Televizyon: Öldüren Eğlence, Ayrıntı Yayınları, 1994, çev: Osman Akınhay.

[vi] Rosenau, Pauline Marie, Postmodernizm ve Toplum Bilimleri, Çev. Tuncay Birkan, Ark Yayınları, Ankara 1998.

[vii] Eco,Umberto. Açık Yapıt, çev. Pınar Savaş, İstanbul: Can Yayınları, 2001, s. 17.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne Eleştirel Bir Bakış

 

İnsan hakları Batılıdır. Batıda bu hakları ortaya çıkaran yapı ve kültür, dünyanın belirli coğrafyalarında neredeyse hiçbir anlam ifade etmemektedir. ABD ve Fransa’nın parmak izlerini taşıyan bu haklar evrenseldir. Kişisel görüşüm; bu hakların evrensel olabilmesi için, ki bu arada evrensel sözcüğü de yanlıştır, dünyanın her yerinde uygulanabilir olmalıdır.

İnsan bedeni ve ruhunun korunması olarak da nitelendirilebilecek bu haklar, kanun karşısında dahi eşit olamayan insanların yaşadıkları ülkelerde geçerliliğini yitirmektedir. Bu nedenle de ‘evrensel’ değildirler. ‘Evrenselleştirilebilir’dirler. Mevcut olan en iyi alternatif olduğu düşünüldüğünde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin tüm coğrafyalarda uygulanabilir olması insanoğlunun haysiyetli bir yaşam sürmesi açısından önemlidir. Zira Amerikalılar ya da Avrupalılılar bir insanın sahip olması gereken tüm haklara sahip biçimde yaşadıkları için onurlu, diğerleri onursuz olamaz. İnsanlığın küçük bir parçası bile bu haklardan yararlanamıyorsa diğerleri de aynı onursuzluğu paylaşmaktadır. Bu hakları tüm toplumlara taşımak hak sahiplerinin en önemli görevidir. Ancak bu hakları taşırken bu hakları ihlal etmek ve çıkar aramak insanlık haysiyetini onarılamayacak biçimde zedelemektir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ndeki kimi maddelerdeki bazı sözcükler ya da sözcük öbekleri her toplum için aynı anlamı taşımayabilir. Toplumların kültürel ve siyasi alanlar başta olmak üzere birçok açıdan farklılaşan özelliklerine göre ayrı anlamlar barındırarak evrensel olmaktan uzak kalabilir. Johan Galtung’un ‘Bir Başka Açıdan İnsan Hakları’[1] adlı eserinden yola çıkarak ilk bakışta gözüme çarpan bölümleri değerlendirmek istiyorum:

 

Madde 1

Bütün insanlar hür, haysiyet, ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.

All human beings are born free and equal in dignity and rights. They are endowed with reason and conscience and should act towards one another in a spirit of brotherhood.

Bildirgenin aslından “kardeşlik” olarak çevrilen bölüm “brotherhood”dur.

“brotherhood: i. 1. kardeşlik, birlik, beraberlik. 2. bir kuruluşun üyeleri.”

Buraya kadar sorun yok. Sözlükten “sisterhood” kelimesinin karşılığına bakınca sorun olduğunu düşünüyorum.

sisterhood: i. kızkardeşlik.

Biraderlik “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nde kendisine yer bulmuş ama kız kardeş olgusu unutulmuş. Türkçe’ye çevrildiğinde sorun yokmuş gibi görünüyor çünkü “kardeşlik” diye çevrildiğinde eril, dişil ayrımı gözetilmiyor. Bu noktada bildirgede bir ayrım olup olmadığı düşündürüyor. Elbette “brotherhood” dendiğinde tüm kardeşlikleri kapsayan bir tanım yapılmaktadır. İngilizce’de “man” dendiğinde “insanoğlu” anlamını taşıması bu durumu rahatlıkla izah edebilmektedir ancak ben yine de kişisel olarak eksik bulduğumu belirtmek istiyorum.

İslam toplumlarında kadınların oy hakkının bile olmadığı, şahitliklerinin tek başına kabul görmediği gibi birçok örnek düşünüldüğünde aslında sadece İngiliz dilinin doğasından kaynaklanan bu ayrım sosyolojik olarak da doğrulanmaktadır.

Ayrıca ben de Profesör Johan Galtung gibi kardeşlerin her zaman iyi model oluşturduklarını da düşünmüyorum. Bu nedenle kişisel fikrim, bu maddedeki örneklemelerin daha iyi olması gerektiğidir.

“Bütün insanların birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmesi” sözünün teolojik temellere dayalı, geleneksel ve ruhani bir yaklaşım olduğu görüşüyle birlikte gerçekçi olmadığını düşünüyorum.

 

Madde 9

Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya sürülemez.

No one shall be subjected to arbitrary arrest, detention or exile.

arbitrary: s. keyfi, kanun yerine birinin kararına bağlı olan.

Bu maddenin orijinalinde “arbitrary arrest” tanımının tam karşılığı “keyfi tutuklama”dır. “Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya sürülemez” tanımındaki anahtar sözcük “keyfi”dir. Keyfi olmadığı, kanunlara bağlı olduğu müddetçe herkes tutuklanabilir, alıkonulabilir ve sürülebilir mi?

‘keyfî’: Ar. sf. (keyfi:) 1. İsteğe bağlı olan. 2. mec. Gerçeğe, akla, yol ve yönteme uymayan” karşılığını taşır.[2]

Bu tanımlar ışığında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 9. maddesi “Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya sürülemez. Keyfi olmadığı, kanunlara bağlı olduğu müddetçe herkes tutuklanabilir, alıkonulabilir ve sürülebilir”, diye yorumlanabilir.

Bu noktada kanunların evrenselliğe ve eşitliğe uyumu da yeterli olmamaktadır. Kanunlara yapılan yorumlar bu maddeyi uygulanamaz hale getirebilmektedir.

 

Madde 12

Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır.

No one shall be subjected to arbitrary interference with his privacy, family, home or correspondence, nor to attacks upon his honour and reputation. Everyone has the right to the protection of the law against such interference or attacks.

arbitrary: s. keyfi, kanun yerine birinin kararına bağlı olan.

interference: i. 1. karışma, müdahale. 2. çatışma. 3. engel.

Bu maddenin orijinalinde “arbitrary interference” tanımı keyfi karışma, keyfi müdahele biçimlerinde çevrilebilir. “Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara” tanımındaki anahtar sözcük yine “keyfi”dir.

Bu tanımlar ışığında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 12. maddesi Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır. Keyfi olmadığı, kanunlara bağlı olduğu müddetçe herkes özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz bırakılabilir” biçiminde söylenebilir belki de.

Az önceki maddede de belirttiğim gibi, kanunların evrenselliğe ve eşitliğe uyumu da yeterli olmamaktadır. Kanunlara yapılan yorumlar bu maddeyi uygulanamaz hale getirebilmektedir.

 

Madde 15

  1. Her ferdin bir uyrukluk hakkı vardır.
  2. Hiç kimse keyfi olarak uyrukluğundan ve uyrukluğunu değiştirmek hakkından mahrum edilemez.

(1) Everyone has the right to a nationality.

(2) No one shall be arbitrarily deprived of his nationality nor denied the right to change his nationality.

Karşımıza yine “keyfi” sözcüğü çıkmakta, aynı sorunu burada da yaratmaktadır. Ancak daha da büyük bir sorun var. Bu madde kişilerin devletlere olan bağımlılığını, devlet yapısının olmazsa olmazlığını onaylar niteliktedir.

 

Madde 16

  1. Evlilik çağına varan her erkek ve kadın, ırk, uyrukluk veya din bakımından hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkına haizdir. Her erkek ve kadın evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hakları haizdir.
  2. Evlenme akdi ancak müstakbel eşlerin serbest ve tam rızasıyla yapılır.
  3. Aile, toplumun tabii ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunmak hakkını haizdir.

(1) Men and women of full age, without any limitation due to race, nationality or religion, have the right to marry and to found a family. They are entitled to equal rights as to marriage, during marriage and at its dissolution.

(2) Marriage shall be entered into only with the free and full consent of the intending spouses.

(3) The family is the natural and fundamental group unit of society and is entitled to protection by society and the State.

“Evlenme akdi ancak müstakbel eşlerin serbest ve tam rızasıyla yapılır” cümlesi kimi durumlarda geçersizdir. 1999’da yapılan Kuştepe Araştırması’nın çarpıcı sonuçları toplumun hatırı sayılır bir bölümünün evliliğin aile kararıyla yapılması gerektiği düşüncesinde olduğunu kanıtlamaktadır. Eğitimsizlerin %53,3’ü, ilkokul mezunlarının %34,3’ü, ortaokul mezunlarının %15,i, lise mezunlarının %7,1’i, üniversite mezunlarının’da %5,6’sı böyle düşünmektedir. Görücü usülüyle evlenme gerekliliğinin dağılımı ise şöyledir:  Eğitimsizlerin %54,9’u, ilkokul mezunlarının %45,6’sı, ortaokul mezunlarının %31,3’ü, lise mezunlarının %28,6’sı, üniversite mezunlarının’da %16,7’si. [3]

Ailenin toplumun çekirdeği olarak ilan edilmesinin yanı sıra toplum ve devlet tarafından koruma altına alınıyor oluşu bende şu soruyu uyandırıyor: Devlet ve toplum hangi aileyi kime karşı, nasıl koruyacak? Zira devlet, en azından Türkiye’de, siyasi bir kuruluştur. Toplum da siyasi kamplaşma içindedir. Toplumun ve devletin politik ve dini bakış açısına göre kimi aileleri daha çok koruyacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Bu aileleri kimden koruyacaktır? Diğer ailelerden mi? Korumak da şiddet içermez mi? İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi şiddetin her türüne karşı değil midir?

Madde 17

  1. Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir.
  2. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.

(1) Everyone has the right to own property alone as well as in association with others.

(2) No one shall be arbitrarily deprived of his property.

Mal ve mülke kim el koyar? Devlet organları. Devlet organları kimden emir alır? İktidardan. İktidar nasıl değişir? Seçimle. Seçim nasıl yapılır? Bireyler kendi siyasi görüşlerine uyan politikacılara oy verir. Seçilmiş iktidar daha fazla oy aldığı bölgelerdeki kişilere ya da kendi din ve yaşam felsefesine uyan yandaşlarına daha fazla mal ve mülk sahibi olmak hakkı verebilir mi? Evet. Bu kanuna aykırı değil mi? Evet ama bazı maddeler yorumlanarak çıkış bulunabilir. Devlet kendi anlayışı doğrultusunda çalışmayan kişi ve kuruluşların mal ve mülklerine el koyup faaliyetlerini durdurabilir mi? Evet. Bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne aykırı mı? Evet.

Madde 21

  1. Her şahıs, doğrudan doğruya veya serbestçe seçilmiş temsilciler vasıtasıyla, memleketin kamu işleri yönetimine katılmak hakkını haizdir.
  2. Her şahıs memleketin kamu hizmetlerine eşitlikle girme hakkını haizdir.
  3. Halkın iradesi kamu otoritesinin esasıdır; bu irade, gizli şekilde veya serbestliği sağlayacak muadil bir usul ile cereyan edecek, genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak olan devri ve dürüst seçimlerle ifade edilir.

1) Everyone has the right to take part in the government of his country, directly or through freely chosen representatives.

(2) Everyone has the right of equal access to public service in his country.

(3) The will of the people shall be the basis of the authority of government; this will shall be expressed in periodic and genuine elections which shall be by universal and equal suffrage and shall be held by secret vote or by equivalent free voting procedures.

Birinci ve ikinci bentlerin eşitlikle ilgisi yoktur. Bu tanımlamalar toplumsal adaleti sağlama süreciyle ilgilidir. Üçüncü bentte belirtilen “genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak olan devri ve dürüst seçimler” ibaresi, seçimlerde konulan yüzdesel barajlarla yok sayılmaktadır. Zira bireylerin oy verdikleri parti ya da kişiler barajın altında kaldığına kişinin oyu koca bir sıfırı ifade etmektedir. Kişiler temsil haklarını yitirmektedir. Kaldı ki toplumun büyük bir kısmı oy vermediği kişilerce yönetilmektedir. Sistem mümkün olan en demokratik ve adil seviyeye ulaşmadığı müddetçe İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin bir anlamı yoktur.

 Madde 23

  1. Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.
  2. Herkesin, hiçbir fark gözetilmeksizin, eşit iş karşılığında eşit ücrete hakkı vardır.
  3. Çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.
  4. Herkesin menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.

(1) Everyone has the right to work, to free choice of employment, to just and favourable conditions of work and to protection against unemployment.

(2) Everyone, without any discrimination, has the right to equal pay for equal work.

(3) Everyone who works has the right to just and favourable remuneration ensuring for himself and his family an existence worthy of human dignity, and supplemented, if necessary, by other means of social protection.

(4) Everyone has the right to form and to join trade unions for the protection of his interests.

Türkiye’deki 3,5 milyona yakın işsiz İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin dışında kalmaktadır. Çalışan nüfusun büyük bir kısmı da madde 2’deki “eşit iş karşılığında eşit ücrete hakkı” yoktur. Bu kişiler ve aileleri de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin dışında kalmaktadır. Sendikalaşma hakkı olmayan ya da görünürde olan kişiler de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin dışında kalmaktadır.

Ayrıca bu noktada “Çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır” tanımlaması mutlak bir aile düzenini dayatmaktadır.

 Madde 24

Her şahsın dinlenmeye, eğlenmeye, bilhassa çalışma müddetinin makul surette sınırlandırılmasına ve muayyen devrelerde ücretli tatillere hakkı vardır.

Everyone has the right to rest and leisure, including reasonable limitation of working hours and periodic holidays with pay.

Kayıtsız çalışanlar için bir haktan zaten söz edilemez. Ancak kayıtlı çalışanların büyük bir kısmı haftada 48 saat brüt çalışma süresinin çok üzerinde karşılığını almadan çalışmaktadır. Bu madde Türkiye’de azımsanmayacak bir nüfus için geçersizdir.

 Madde 26

  1. Ana, baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haizdirler.

(3) Parents have a prior right to choose the kind of education that shall be given to their children.

Ebeveynlerin çocuklarına verilecek eğitim türünü seçme hakları aile düzen ve devamlılığını güvence altına almakla ilgilidir. Zira çocuğun seçme hakkından söz edilmemekte, olası tüm ihtimaller ebeveynlerin zihnindeki dünya görüşüne bağlı olarak yok edilmektedir. Üstelik burada otoriter bir aile yapısını desteklemekten de söz edilebilir. Bilinçsiz ve eğitimsiz ailelerin soylarını yine aynı biçimde sürdürmeleri halinde bu durum çocuklarının diğer çocuklarla ilişkilerini etkileyecek, doğal olarak diğerlerinin haklarına tecavüz edilecektir.

Madde 29

  1. Her şahsın, şahsiyetinin serbest ve tam gelişmesi ancak bir topluluk içinde mümkündür ve şahsın bu topluluğa karşı görevleri vardır.

1) Everyone has duties to the community in which alone the free and full development of his personality is possible.

community: i. 1. toplum, cemiyet. 2. topluluk. 3. halk, kamu, amme. 4. müşterek tasarruf, ortak mal sahipliği.

Burada kullanılan “community” kelimesinin kullanım açısından karşılığı “topluluk”tur.

topluluk: 

  1. 1. Nitelikleri bakımından bir bütün oluşturan kimselerin hepsi, toplum, camia, cemiyet. 2. Aynı yerde bulunan insan kalabalığı.[4]

Dikkat edilirse “kişiliğin serbest ve tam gelişmesi ancak bir topluluk içinde mümkündür ve şahsın bu topluluğa karşı görevleri vardır” cümlesinde “ulus, ülke, devlet” gibi sözcükler kullanılmamıştır. İçinde bulunulan topluluğa karşı bir sorumluluktan bahsedilmektedir.

Başlangıçta da söylediğim üzere İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ekonomik, coğrafi, sosyal, siyasi ve bunlar gibi birçok koşula bağlı olarak farklı yorumlanacaktır. Eşit ve özgür yaşam açısından eşi bulunmaz bir öneriler toplamı olarak görülmelidir. Ama mümkün olan en demokratik düzen kurulmadığı takdirde sadece iyi niyetli temennilerden öteye gidememektedir.

 

[1]Galtung, Johan. Human Rights In Another Key. Bir Başka Açıdan İnsan Hakları, Çev: Sözen, Müge. Metis Yayınları, 1999, İstanbul, s, 97-104.

[2]http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=veritbn&kelimesec=194153

[3] Kazgan, Gülten (derleyen); Kirmanoğlu, Hasan; Çelik, Çiğdem; Yumul, Arus. Kuştepe Araştırması 1999, İstanbul Bilgi Üniverstesi Yayınları, 1999, İstanbul, s,71.

[4] http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=verilst&kelime=topluluk&ayn=tam

 

Kaynakça:

  1. Galtung, Johan. Human Rights In Another Key. Bir Başka Açıdan İnsan Hakları, Çev: Sözen, Müge. Metis Yayınları, 1999, İstanbul.
  2. Kazgan, Gülten (derleyen); Kirmanoğlu, Hasan; Çelik, Çiğdem; Yumul, Arus. Kuştepe Araştırması 1999, İstanbul Bilgi Üniverstesi Yayınları, 1999, İstanbul.
  3. http://tr.wikisource.org/wiki/%C4%B0nsan_Haklar%C4%B1_Evrensel_Beyannamesi
  4. Kur Yazılım-İngilizce Türkçe Sözlük-Sürüm 2.0
  5. http://www.un.org/en/documents/udhr/